12 Şubat 2010 Cuma

İman

 

وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ ۖ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا ۙ قَالُوا هَٰذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ ۖ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا ۖ وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ ۖ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

MANASI: İman edip Salih amel işleyenlere şunu müjdele; onlar için ağaçlar altında ırmaklar akan her türlü meyvelerle süslenmiş cennetler var. Kendilerine ne zaman onlardan bir meyve ve rızık yedirilse her defasında bu daha önce bizim yedigimiz saydır diyecekler. Onalr için orada temiz zevceler var. Onlar o cennette ebedi kalacaklar. (bakara 25)

tevhid İman: şer-i mana da: Hz. Allah ve ondan geleni tasdik etmekten ibarettir. Tevhid ve şehadet kelimelerini dil ile söyleyip kalp ile tasdik etmektir.

Kelime-i tevhid: LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RASULULLAH

Kelime-i şehadet: EŞHEDÜ EN LA İLAHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHÜ VE RASULÜH

Kişi bunları dili ile söylüyor kalp ile tasdik etmiyorsa o kimse munafıktır. Kalp nasıl tasdik etmez? İmam-ı birgüvi Hz. Mekamet isimli kitabında şu şekilde buyuruyor: “Bir kimse yanında kendi cinsinden birisi olduğu zaman kötülük yapmaktan hem korkar hem de utanır. Lakin yalnız kaldığı zaman o kötülüğü yapmaktan ne korkar ne de utanır. Vücudunda şahitlik yapan 384 meleği unutur. O zaman o kimsenin Hz. Allah’a ve meleklere imanı nerde kaldı. Halbuki her gün Amentü billahi ve melaiketihi (….) dersin. Lakin yalnız kaldığın zaman yapaceğın kötülükten geri kalmazsın. O zaman sadece dil ile iman etmiş olur ki bu insan munafıktır. İmanın kemali kalp ile tasdik dil ile ikrar ve erkanı ile de ameldir.” Biraz önce de dediğimiz gibi kişi dil ile ikrar edip kalp ile rasdik etmiyorsa münafıktır. Kalp ile tasdik edip dil ile ikrar etmeyen mü’min değildir.

Hepimizin malumudur ki İslam tarihinde isimleri altın harflerle altın gönül sayfalarında işlenmiş olan Bilal-i Habeşilerin, Sümeyyelerin ve daha nice mücahid ve mücahidelerin imanlarında sebat göstererek nelere katlandıkları… bu mübareklerin isimleri ile vebalimizi nurlandırmak ve kendimiz ile söyle bir muhasebe etmek amacı ile bir bakalım.

Bilal-i Habeşi Hz. Kendisi Habeşistanlı bir köledir. Adı Bilal’dir. Kölelerden ilk iman edenler arasında olup azılı kâfirlerden Ümeyye bin Halef’in kölesidir. Bu mübarek zatın tek suçu akıldan ve mantıktan mahrum olanlara tapmaması, kendisini yaratan Hz. Mevlasına abid olmasıdır. Efendisinden çekmediği işkence kalmamıştır. Onu kızgın kumlara yatırdırlar. Böğrünü saf ve ağır taşlar ile dağladılar. Yeni kesilmiş hayvan derisinin içine koyup güneş altında bıraktılar. –ki o ne olur? Deri ısındıkça küçülür. Ve bu Arabistan güneşi…- Ama o zat-ı mübarek ‘Allahü ehad Allahü ehad’ sedaları ile sokakları çınlatıyordu. Allah şefaatlerinden mahrum etmesin. Var mı bu zamanda böyle bir durum. Damarlarına tırnaklarının şeflerine kadar işlemiş iman, Allah korkusu, rasul sevgisi. Onlar için canın önemi yok! O can ki zaten emanet, sahibi sen değilsin. Varlığın görünüşünden ibaret! Ruhun emanet! O halde ne diye bu kadar sıkıntıya giriyorsun. Niçin dünya telaşı ve hatası ile yoruluyorsun. İşte bizim rehberlerimiz, önderlerimiz, bu insanlara bakıp zaman zaman kendimiz kalbimizde ki iman derecesini kontrol edip yoklamamız lazımdır.

Yine bir gün kızgın kumların üzerinde yatıyor. Mübarek vücudu başına dikilen Ümeyye “ya Bilal! Eğer dininden dönmezsen, bizim dinimizi kabul etmezsen sana kahr ederim. Öldürmem. Canlı cesedini sokaklarda süründürürüm. Kafanı çocuklara oyuncak yaparım.” Diyerek ağzını köpürte köpürte, kudurmuş köpekler gibi saldırıyordu. Zayıf bedeni ile Bilal-i Habeşi Hz. “Allahü ehad” diyordu. O kafirin bu hareketi ancak onun imanının kuvvetlenmesine sebep oluyor, imanında zerrece bir eksiklik olmuyordu.

Ve bu hazin durumu yoldan gecerken Hz. Ebubekir (r.a.) görüyor ve “ey Ümeyye! Rahat bırak zavallıyı ne hale getirmişsin.” Ümeyye “sen karışma! O benim kölemdir, malımdır. İstediğimi yaparım.” Deyince kalbindeki dince kardeşlik sevgisinin verdiği merhametle Hz. Ebubekir (r.a.) “bu köleyi bana sat! Kaç dirhem alırsın, ne istersin?” diye bir alış-veriş başlıyor. Netice de Hz. Bilal’i satın alıyor. Daha sonra azad ediyor. Yani Bilal-i Habeşi artık hürriyete kavuşmuş oluyor.

Yine tarihin altın isimlerinden Hz. Sümeyye (r.a.) validemiz. Kocası Hz. Yasir Yemenden gelen bir kafileden Mekke’ye ticaret için geldiği zaman kendisini çok beğeniyorlar ve köle olduğu için cariye olan Hz. Sümeyye’yi veriyorlar. Ve Mekke’ye yerleşmesini istiyorlar. Hz. Sümeyye’nin 3 oğlu vardı. Bunlardan Hz. Ammar, hakkında ayet inen bir sahabedir. Hz. Ammar bir gün Müslüman oluyor. Ve annesine durumu açmak üzere eve geliyor. Bir de ne görsün; annesi perdenin arkasında gizlice namaz kılıyor. Annesi de Müslüman olmuş ailesinden gizliyormuş. Beraber durumu Hz. Yasir’e anlatmak için çare düşünüyorlar. Akşam oluyor. Yemek esnasında Hz. Yasir “ben bu gün Müslüman oldum. Siz ne dersiniz?” deyince hepsi çok seviniyorlar. “Biz de sana onu söyleyecektik.” Diyorlar. “bizde Müslüman olduk.” Diyorlar. Ama hür değiller. Netice de bunlar köle ve cariye, evlatları da öyle. Efendi durumu öğrenince işkenceler ve eziyetler başlıyor. H. ümeyye’nin gözlerinin önünde kocasını şehit ediyorlar. Ve onu da dininden dönmediği için kızgın çöllerde sürüklüyorlar. Bir gün işkence yapılırken Rasulullah efendimiz bizzat görüyor ve Hz. Sümeyye “her gün böyle ya Rasulallah!” diyor. Peygamber efendimiz “sabredin ey Yasir ailesi! Rabbiniz size cenneti hazırladı.” Buyuruyor. Peygamber efendimiz oradan ayrıldıktan sonra Hz. Sümeyye’nin bir bacağını bir devenin boynuna iple bağlıyorlar. Öteki bacağını başka bir deveye, bir kolundan bir deveye öteki kolundan diğer bir deveye bağlıyorlar. Develeri kamçılayıp ters istikametlerde koşturuyorlar. Hz. Sümeyye ortadan dörde bölünüyor. Zayıf vücudu paramparca yere düşüyor. Ve yere akan kanı La ilahe illallah Muhammeden Rasulallah (…) yazıyor. Azgın kafir kuduruyor. Nasıl kudurmaz? Öldürdü, şimdi de kanı dininde sebat ediyo. Kanın üzerini kumla örtmeye çalışıyorlar. Kan yine kumun yüzeyine çıkıyor. Bir türlü örtemiyorlar. Evet! Sıra Hz. Ammar’a geldi. Gözünün önünde babasını sonra annesini öldürdü azgınlar. Onu da çarmıha geriyorlar. Hayatı ile ölüm ile tehdit ediyorlar. Hz. Ammar düşünüyor: ‘acaba kalbim iman ile mutmeîn olduğu halde onlardan kurtulmak için dilimle kelime-i küfrü icra etsem, söylesem ne olur ki?’ diye. Ve düşündüğünü yerine getiriyor.

Duyanlar hemen peygamber efendimize gidiyorlar: “ya Rasulallah! Ammar dininden döndü.” Diyorlar.

Bunun üzerine ayet nazil oluyor. “Kalbi iman ile mutmeîn olduğu halde kim ki kelime-i küfrü icra ederse, ona ruhsat verilmiştir.” Fakat bunda ki şart şudur: o kimse ikrah-ı mülci yani asarım, keserim, öldürürüm şeklinde tehdit olunursa, bu şekilde ikrahta zorla bırakılırsa, kalbinin hangi tarafta olduğundan emin olduğu halde sadece dili ile tamam kabul ettim demek caiz görülmüş bu ayet ile. Ayetin nüzülü ile Hz. Ammar rahatlıyor. Daha sonra bir çok cenklerde bulunmuş, rasülullahın etrafında pervane olmuş, vazifelerini tamamladıktan sonra ebediyete göç etmişlerdi. Allah cümlesinden razı ve memnun olsun.

Aziz mü’minler! İnsanın dünyada iken dostu 3’tür.

1- Mal ve mülktür; ölünceye kadar,

2- Aile efradıdır; mezara kadar,

3- İman ve ameli salihasıdır; o kimsenin ebediyen dostudur. Hakikisi o 3.südür. cemali ilahiyeye kadar arkadaşlık eder. Öldüğü zaman elinden tutacak tek dostu budur. Kişi kabre geldiği zaman kabrini bir nur aydınlatır, parlatır ve ona der ki: “beni tanımadın mı?” o kimse onu tanımaz. O zaman o nur: “ben senin dünyada iken iman-ı kamile ile okumuş veya dinlemiş olduğun Kuran-ı Azimüşşan’ım!” der ve o nur kıyamete kadar o kimsenin kabrini aydınlatır. Şeytan ise daima imanını ve amelini nasıl alsam diye uğraşır durur.

Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar:

“Kalbin iki kulağı vardır. Birine ruh diğerine şeytan seslenir. Eğer imanı kuvvetli ise şeytanın sesini duymaz. Eğer o kimsenin imanı zayıf ise o kimse ruhun sesini işitmez. Hz. Allah semadan şeytan-ı aleyhillaneyi kovduğu gibi kişide ki kuvvetli imanda vücudundaki şeytanı kovar.”

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ ۖ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ

Manası: “Biz azimüşşan, sema-i dünyayı yıldızlar ile süsledik ve o yıldızları şeytana taş eyledik. Ve onlara azab-ı elim hazırladık.” (mülk 5)

Şeytan semaya çıkmak istediği zaman yıldızlar onun oraya çıkmasına mani oluyorsa: iman nuru da şeytanın kalp kulağına fısıldamasına mani olur. Mevla cümlemizi şeytana uyaktan muhafaza eylesin.

İmam-ı Azam (ks) öyle buyuruyorlar: “Cenab-ı Hakk’ı rüyamda gördüm ve şöyle dedim ‘ya Rabbi! İmanımın zail olmasından korkuyorum.’ Rabbimde bana şu duayı tavsie etti:

…….. (ya hayyü ya kayyümü ya zel celali vel ikram. Eselüke en tühyıye kalbi binuri magrifetike ebeden ya Allahü ya Allahü ya Allahü ya bediassemavati vel arz.)”

Beyazıt-ı bestami Hz. Kabe-i şerifin orada bir gencin Kabe-i şerifin duvarına dayanmış hıckırıklarla ağladığını görüyor. Gencin yanına giderek niçin ağladığını sual ediyor. Genc evvela kimseye derdini söylemek istemiyor. Fakat Beyazıt-ı Bestami Hz.’nin simasına bakıp nur yüzünü görünce onun mübarek bir insan olduğunu anlayıp derdini anlatmaya başlıyor. “biz üç kardeştik. Büyük abim 30 sene müezzinlik yaptı. 30 sene sonra vefat edecegi zaman bizden Kuran-ı Kerim istedi. Getirdik. Kur’an-ı Kerimi eline aldı. ‘bu kitap hak değildir. Batıldır.’dedi ve imansız gitti. Onun küçüğü, abim 20 sene müezzinlik yaptı. O da öleceği zaman ölüm yatağında bizden Kuran-ı Kerim istedi ve getirdik. O da Kuran-ı Kerimi eline aldı ve ‘bu kitap hak değildir, batıldır.’ Dedi ve o da imansı gitti. Bende 10 senedir müezzinlik yapıyorum. Benim sonumda onlar gibi olur bende imansız gidersem diye ağlıyorum.”

Şimdi düşünelim; o 30 sene 20 sene müezzinlik yapan kimseler elbette beş vakit namazını kılmışlardır. Oruçlarını tutmuşlardır ve Kuran-ı Kerimi okuyup pek çok ameller yapmışlardır. Fakat yine de imansız gittiler. Öyle ise her zamana son nefesimiz dahil imanı kamil için yani son nefeste dahil imanlı olabilmemiz için Hz. Allah’a duada bulunmamız lazımdır. H. Allah hepimizi son nefes dahil iman-ı kamil ve hidayetten ayırmasın.

Yine İmam-ı Azam’a sordular: “İnsanın imanı hangi sebepten zail olur, imansız hale gelir?” İmam-ı Azam Hz. ; ‘3 sebepten’ buyurdular.

1- İman nimetine nail olduğu halde buna şükretmemek

2- İmansız gitmekten korkmamak

3- Hz. Allah’ın kullarına zulmetmek

O halde daima bir kimsenin ne yapması lazım? İman şerefi kendisine nasip olduğu için şükr etmesi, imansız gitmekten korkması lazımdır. Zira insan her ne kadar iman etse de yine de imansı gidebilir. Buna göre şunu düşünelim: acaba ibadet etmeyen insan nasıl ruhunu iman ile teslim edebilecek? Ve Hz. Mevla’nın özenerek yarattığı mahlukata ve kullarına da merhametli olmak lazımdır.

Bir insan nasıl yaşarsa %22 öyle ölür. Yani hayatında ne ile meşgul olursa, son anında da onun ile ruhunu teslim eder.

Ebu Zekeriyya bin Zahid ölüm döşeğinde yatar. Ve sahabe-i kiram da etrafında toplanmışlar. Kelime-i şehadeti söylemesini istiyorlar. Fakat bu zat yüzünü çevirir. Biraz uğraştıktan sonra kendisine gelir. Sahabe:

- Ya Zekeriyya bin Zahid! Sen ibadetle çok meşgul olurdun. Neden kelime-i şehadeti söyletmek istediğimizde yüzünü çeviriyorsun? Deyince şöyle söyler:

- Ben sizi hiç duymadım. Bana bir şeytan musallat oldu. Elinde su var, imanını ver suyu vereceğim diye beni zorluyordu. İşte ben onu defetmeye çalışıyordum. Diyerek kelime-i şehadeti söyler ve ruhunu teslim eder. İşte hakiki iman sahipleri şeytanı böyle maglup ederler. Mevlam cümlemize şeytana karşı galip gelmeyi nasip eylesin.

Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde:

“sizden biriniz beni, babasından, kendisinden, evladından ve insanlardan daha çok sevmedikçe kamil imana sahip olamaz.” Buyuruyor.

Kamil bir imana sahip olabilmenin yolu peygamber efendimizi çok sevmektir. Kişi onu sevdikçe kemale ulaşır. İman olgulaştıkca rasulullahı daha çok sever.

İmanı kamileden bahsederken bir menkıbeyi anlatmak yerinde olacaktır.

Firavunun kızının Maşita adında bir cariyesi, dadısı vardı. Allah’a iman eden Musa (as)’ın peygamberliğini tasdik eden Saliha bir hatun idi. Fakat ne hikmettir ilahlık iddiasında bulunan firavun gibi bir mel’unun kızına hizmet ediyordu. Her sabah onun saclarını tarardı. Bir gün yine onun saclarını tararken tarağı elinden düşürüyor ve yerden alırken “bismillahirrahmanirrahim” diye alıyor. Bunu duyan kızı “sen ne söyledin Maşita! O da ne demek? Kim ki, onun adıyla başlıyorsun? Seni babama söyleyeceğim.” Diyor ve babasına gidiyor, durumu anlatıyor. Firavun Maşita Hz.ni huzuruna çağırıyor “doğrumu duyduklarım?” deyince Maşita Hatun; “evet! Senden korkacak değilim! Seni, beni, senin ceddini, benim ceddimi, şu sarayını, her şeyi, daha görmediğimiz çok şeyleri yaratan Hz. Allah’tır. Ve ondan başkasına da tapılmaz.” Diyor. Firavun melunu küplere biniyor.

Zulüm başlıyor! Hz. Maşita’yı evvela söz ile vazgeçirmeye çalışıyor. Olmuyor. İşkenceler yapıyor. Üç evladı ve kocasını getiriyor. Ve “ya Maşita! Eğer dininden dönmez bana itaat etmezsen, seni çarmıha gerer, gözünün önünde kocanı öldürür kanını sana içiririm.” Diyor. Maşita Hatun “Kafir, Allah’tan başka ilah yoktur.” Diyor. Firavun kudurmuş kelp (köpek)gibi Maşita’nın üzerine giderek onu çarmıha gerdiriyor ve kocasını öldürüp kanını ona içiriyor. Tekrar Maşita Hz.ni tehdit ediyor. “eğer hala iman etmezsen büyük evladını keser, kanını sana içiririm!” diyor. Fakat dinleyen kim! O yine imanında sebat gösteriyor. “Hayır” diyor. Firavun dediğini yapıyor. Büyük oğlunun kanını zorla ağzını sürüp içiriyor. Zaten elleri ayakları çarmıha gerili…hiçbir şey yapamıyor. Tekrar ikinci evladı da aynı şekil de oluyor. 3. Ve daha 2 aylık bebeği eline alıyor “Ya Maşita! Buna da mı acımıyorsun?” deyince Maşita Hatun annelik şefkati ile sızlamaya başlıyor. “söylesem bir şey olur mu? ” diye düşünürken Firavunun elinde ki bebek lisana geliyor. “anneciğim, sakın imanından dönme! Kardeşlerim ve babam cennet-i âlâ’da bizi bekliyorlar. Onların hiç canı yanmadı. Benim de yanmaz. Sende yanımıza gel sonra.” Hayret! Dehşet! Koca kafir kuduruyor. Adeta bebeği parcalıyor. Aynı hal! İman nasibi olanlar iman ediyor ve baktı ki olacağı yok… Maşita’yı diri diri kazana atıyor, diğerlerinin de ölü cesetlerini kazanda kaynatıyor. Ama o işkenceyi ancak onların cesetlerine yapabilir. Ruhları çoktan Firdevs-i mualla’ya uçtu bile. Çoktan Rabbi onlara cenneti baş etti ve cemalini göstermişti bile!

Evet, aziz mü’minler! Demekki imanımızın bu derecede olması lazımdır. Düşünelim! Bize bu gün, şu anda birisi dese ki; Sen Allah için yurdunu terk et! Cihad et! Yuvanı unutup Allah için koş dese ve bizde bunu tereddüt etmeden yapabileceksek, ne mutlu bize imanımız kemalde demektir. İnşallah!

Hz. Ömer (r.a.)anlatıyor: Bir gün Allah rasulü ile beraberdik, diğer arkadaşlarla halka şeklinde oturuyorduk. İçeriye gayet beyaz, zümrüt gibi simsiyah sakalı olan biri girdi. Üzerinde sefer alameti yoktu. Uzaktan geldiği sanılmıyordu. İçimizden tanıyanda yoktu. Peygamber efendimizin huzuruna geldi. Selam verdi. Peygamber efendimizin dizlerine kendi dizlerini dayadı. (o şekilde oturdu.) ellerini dizlerinin üzerine huşu içinde koydu. Biz hayret içinde izliyorduk. Peygamber efendimize:

- İslamiyetten haber ver! İslamiyet nedir ya Rasulallah? Dedi. Peygamber efendimiz

- İslamiyet demek: senin Allah’tan başka ilah kabul etmeyip, Muhammed’in de rasulü olduğunu kabul etmendir. Namazını düzgün kılman, ramazan-ı şerif orucunu tutman, zekatını vermen, yola gücün yeterse hacca gitmendir. İşte budur. Buyurdu. O zatta:

- Doğru söylediniz ya Rasulallah! Dedi. Biz hayret ediyorduk. Soruyor ve cevaplıyordu. Biz böyle konuşamazdık. Peygamber efendimize soran kişi tekrar soruyor

- Ya Muhammed! Bana imandan haber ver. İman nedir? Deyince paygamber efendimiz

- Senin Hz. Allah’a, peygamberlere, kitaplara, meleklere, ahret gününe, kader hayır ve şerrin Hz. Allah’tan olduğuna inanmandır. Buyurdular.
İman peygamber efendimizin buyurduğu şeylerin hepsine olursa hakiki iman olur. Eğer bir kimse Hz. Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahret gününe inanıp başına bir hayır veya şer geldiğinde onun Hz. Allah’tan olduğuna inanmazsa o kimse iman etmiş sayılmaz. Burada imam-ı Birgüvi Hz.nin buyurmuş olduğu şeyi hatırlayalım. İmam-ı Birgüvi Hz. “eğer ki bir kimse yanında kendi cinsinden biri, bir insan olduğu zaman kötülük işlemekten korkar ve utanırsa, fakat yanında kendi cinsinden bir kimse yokken vücudunda olan 384 tane (dile kolay) meleği hiçe sayarak o günahı işlerse o halde o kimsenin meleklere olan imanı nerde kaldı. Bir kimse imanın bütün şartlarına inanırda Hz. Allah’ın meleklerine inanmazsa o kimse iman etmiş sayılmaz. ) O zat;

- Doğru söylediniz ya Rasulallah! Buyurdular ve sonra tekrar sordular;

- Ya Rasulallah! İhsan nedir? Peygamber efendimiz

- İhsan: senin Hz. Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Sen görmesen bile Hz. Allah seni görüyor. Buyurdular. –Hz. Allah böyle ibadet etmeyi nasip eylesin- sonra o kimse bu defa

- Kıyametten haber ver! Deyince peygamber efendimiz kıyamet alametlerinden bir kacını saydı. Daha sonra o zat arka arkaya çıkıp gitti. Hiç kimse o zat kimdi diye de peygamber efendimize bir şey sormadı.

Birkaç gün sonra peygamber efendimiz Hz. Ömer’e “o gelen kimdi biliyor musun ya Ömer! O gelen Cebrail (as)’dı. Size dininizi öğretmek için geldi.” Buyuruyorlar.

Baştaki ayeti-i kerime de Hz. Allah “İman edip Salih amel işleyenlere şunu müjdele; onlar için ağaçlar altında ırmaklar akan her türlü meyvelerle süslenmiş cennetler var. Kendilerine ne zaman onlardan bir meyve ve rızık yedirilse her defasında bu daha önce bizim yedigimiz saydır diyecekler. Onalr için orada temiz zevceler var. Onlar o cennette ebedi kalacaklar.” Buyurduğunu söylemiştik. Ayet-i kerimeden anlaşıldığı üzere bu müjde ve nimetler sadece iman edenler için değil, hem iman edip hem de Salih amel işleyenler içindir. Öyle ise bizler iman etmekle kalmayacağız. İşte; ben Hz. Allah’a, meleklere, kitaplara inanıyorum, ahret gününe de inanıyorum, kadere hayrın ve şerrin Hz. Allah’tan olduğuna da inanıyorum. Fakat namaz kılamıyorum. Oruç tutamıyorum. Yani Salih amelleri işleyemiyorum demiyeceğiz.

Bakın ameli salihin insana 5 tane faidesi vardır:

1- Dünyada o kimsenin imanını korur. Eğer ki insan ameli Salih yani ibadetini güzel bir şekilde yapmıyorsa o kimse imanını muhafaza edemez. Zira kişinin imanını ameli Salih korur ki, o da olmadığı zaman muhafazanallah o kimse imansız bir şekilde ruhunu teslim eder.

2- Ruhun bedenden kolay çıkmasına sebep olur. Eğer ki bir insan ibadet etmezse amel-i Salih işlemezse ruhu da bedenden kolay bir şekilde çıkmaz, Hz. Allah bundan da muhafaza buyursun.

3- Ölüm ve kabir zamanında tebşirata yani müjdelenmeye nail olur. Kişi ameli Salih işlerse ölüm zamanında ve kabir de melekler tarafından cennet ile müjdelenir. Ve kabirde cennet ile müjdelenen kimseye derhal manevi bir hat bağlanır ve o kimsenin kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olur. Hz. Allah cümlemizin kabrinin cennet bahçelerinden bir bahçe olmasını nasib-i müesser eylesin.

4- Kabir ve kıyamette nur olur. Yani o amel-i Salih sahibi için amel-i salihi işleyen kimse için hem kabirde hem de kıyamette nur olur.

5- Cezadan halas olarak cennet ve cemale mazhar olur. Hepimizin isteği de bu değil midir? Hz. Allah’ın cennetine ve hassaten de cemaline mazhar olmayı istemez miyiz? Hz. Allah cümlemizi cennetine giren ve cemalini gören kullarından eylesin. (amin)

O halde bizlerinde iman ile ameli bütünleştirmemiz, Salih ameller, Salih ibadetler işlemeye gayret etmemiz lazımdır.

İsrailoğullarından bir hükümdar dünya nimetleri içinde boğulmuşken bir türlü hayatından zevk alamaz. (bu durum şu zamanda da mevcuttur. Kişinin malı mülkü çoktur fakat hayatından zevk alamıyordur.) bir gün bakanlarını toplar. “halk da benim gibi hayatlarından zavk alamıyor mu?” diye sorar. Bakanlar ‘hayır (alıyorlar)’ diyerek hükümdara cevap verirler. Hükümdara ‘hepsi hayatlarından memnun neşeli ömür sürüyorlar.’ “benim de onlar gibi olmam için ne lazım.” Diye sorduğunda bakanlar ‘dinde istikamet! Siz de bunu yaparsanız hayatınızda neşeli ve rahat olursunuz.’ Hükümdar bu tavsiyeleri dinler. Hayatından zevk almaya başlar. Mutluluk içerisinde yıllarca yaşar. Bu sırada şeytan kendisine musallat olur ve hükümdara ‘sende üluhıyyet (ilahlık) sıfatı var, yoksa ömrün bu kadar olmazdı. (birkaç yüzyıl)’ der. ‘üluhıyyetine ömrünü delil olarak gösterirsin.’ Der. ‘halkı kendine ibadet etmeye çağır.’ Diye söyler.

Şeytan ne yapar yapar hükümdarı kandırır ve onu doğru yoldan saptırır. Nihayet hükümdar bir gün halkı toplar. Şeytanın telkin ettiği gibi “ey ahali! Sizden şimdiye kadar gizliyordum. Fakat bu gün açıklıyorum. Bende üluhıyyet sıfatı var, bana kulluk etmeniz lazım. Şayet bende sizin gibi bir kul olsa idim….” Diye halkı ibadetine çağırır. Fakat düşmanlarını bir anda yok etmeye kadir olan Hz. Allah’ın kahrına uğrar. Kısa bir süre sonra memleketi düşmanların istilasına uğrar, kendisi de esir alınarak idam olunur.

Buradan anladığımız; eğer ki dünyadan zevk almak istersek, dinde istikamet etmemiz yani iman edip Salih amel işlememiz, ibadetler yapmamız lazımdır. Zaten biz bunları güzel bir şekilde yaptığımız zaman Hz. Allah razı olur. Hayatımızdan memnun olmamızı nasip eder.

Dinde istikamet edenlere bakınız şu ayette ne müjdeler vardır; Cenab-ı Hakk ayeti kerimesinde mealen şöyle buyuruyorlar: “Rabbimiz Allah deyipte sonra dosdoğru giden şu kimseler, onlar üzerine melekler inerler ki, korkmayınız, mahzun da olmayınız ve dünyada iken vecd olunduğunuz şu cennet ile müjdelendiniz. Dünya hayatında ve ahrette biz sizin yardımcılarınızız. Orada sizin için nefislerinizin arzu ettiği şeyler var, temenni ettiğiniz şey orada vardır.” Buyruluyor.

İnşallah Hz. Allah’ın bu müjdeleri bizlerin üzerimizde olur. Hz. Allah hepimizi son nefesimiz dâhil imanı kamilden, kamil-i hidayetten ve Salih amellerden ayırmasın… Âmin

Bookmark and Share

0 yorum:

Yorum Gönder